KEDİME AÇIK MEKTUP
Yayına Sokan: Moy_web Yayınlanma Tarihi: 2010/5/28 (131 Kere Okundu)
KEDİME AÇIK MEKTUP
Sevgili Zilli, asil kraliçem;
Bu satırları yokluğunun ilk akşamında yazıyorum. Meğer seninle askerliğimi yaptığım o beş ayın haricinde hiç ayrılmamışız. Meğer şu an oturduğum evde hiç sensiz uyumamışım.
* * *
Bu akşam işten çıktım. İlk önce merkezde turladım, eve gelesim yoktu. Bir iki yere uğradım, akşam çayı içtim. Değişik yerlerden arkadaşlar aradılar, sahil kenarlarının sahte ışıkları altında oturmaya çağırdılar. İlk an cazip geldi, gitsem dedim, gece çok geç dönüp, sonra hemen, hiç yokluğunu hissetmeden yatsam!!!
* * *
Sonra vazgeçtim!
Bu evdeki, Edremit’teki ilk yokluğunu yaşama cesaretini bulmam gerektiğini düşündüm!
Omuzlarımda üç ton yük varmış gibi ayaklarım geri gide gide geldim eve. Asansörü çağırdım, üçe bastım. Evde olsaydın yine yapardın, her gün onlarca kişinin girip çıktığı o apartmanda nasıl oluyor da benim asansöre bindiğimi anlayıp, daire kapısının önünde beni beklediğini hiç anlayamadım!
* * *
Ve kapı açıldı!
Yoktun koridorda, nerede yatarsan yat, uykunun neresinde olursan ol yatağından, uykundan ki belki en tatlı yerinde de olsan uykunun koşup geldiğin koridorda yoktun, yere şımarıkça serilmiyor, göbeğini yaymıyordun! Uykulu uykulu esnesende, yüzündeki hafif şımarık hafif muzip bir ifade ile peşim sıra dolanmıyordun!
Yoktun, ev sessiz, ev ıssız, ev demirden bir kutucuk gibiydi.
Demirden leblebi yutmuştum sanki, içime oturdu yokluğun o an!
* * *
Uykuya sığınmak en iyi kaçıştır böyle zamanlarda.
Uyumuşum, öylece, derinden değil tilki uykusu, vücudun ve yüreğin uyuşması, yaşamın halisinasyona dönme anı. Uyku ile uyanıklık arası acıdan kaçış, hayatın o anından kaçış!
Bazen işten çok yorgun döndüğümde böyle kıyafetli uyuklamalarıma nasıl da sinir olurdun, biraz kestirmeme izin verir sonra arıza çıkarır, kedi gibi değil, kurt gibi ulur bir şekilde beni uyandırırdın.
Baktın uyanmadım, üstüme uzun mesafeli zıplayışlarla bir şekilde uyandırırdın!
Ah kedi, bir insanın, bir insan yüreğinin senin şu kocaman yüreğinde taşıdığın sevgi ve vefayı taşıyamadığı için, kalplerimizde sizin, kedilerin, köpeklerin kadar büyük yerler olmadığı için duyduğum utancı anlatamam!!!
* * *
Çayın içinde eriyen şeker gibi nasılda karışmışsın hayatımın bütün anına kızım!
Ah kereta şimdiden seninle evin içinde deli gibi koşturup, kim kimi yakalarsa ceza olarak gıdıkla(n)mayı özledim!
Evimizin penceresinde tısladığın, meydan okuduğun o beyaz kedi ile terasta karşılaştığın anın gitmeyecek gözlerimden, nasıl da tırsmıştın bir iki tırmık attıktan sonra kaçışın ne şekerdi, seni gidi sınıfçı, elitist kedi, benim gibi devrimci bir adamın yanında bu steril yaşamına az bozulmuyor değilim!
Canım kızım; en güzel kahkahalarımın baş kahramanısın onu anladım! Durduk yerde başına ördüğün çoraplar, başını ısrarcı merakınla belaya sokuşların, elektirk süpürgesi ile arandaki o amansız savaş ve senin kabarmış tüylerinde hem korkup hem de cengaverliğine mok sürdürmeyişin, ah kızım ah özledim seni…
* * *
İlk hastalanışını hatırlıyorum da şimdi.
Gecenin bir vaktiydi, yabancı bir yerde hiç kimsesizliğin içinde bir büyük çaresizlik.
Gidecek arabamız da yoktu tanıdığımız doktor da!
Ah Mehmet Gezgin ah!
Sen o iğneleri yerken sanki ben ölüyordum, ben ağlama nöbetinde, sen kedi halinle mırıl mırıl saydırırken Mehmet Gezgin’e iğnelerin acısı ile ne de güzel demişti Mehmet Bey “Ben de senin…”
Hayata sen mi dönmüştün ben mi Mehmet Gezgin’in elleri ile. Hayatımda ilk kez bir Veteriner’den psikolojik destek almıştım sağolasın Mehmet Bey sağolasın, beslediğin sokak hayvanları ile, soğukkanlılığın, insanın içini rahatlatan özgüveninle nasıl unuturum o iyiliklerini.
Her canlı gibi ölümlüydün kızım ve üç gün işe gidemeyip ağlama nöbetlerine kapılsam da o zaman anladım!
Ne yazık ki sizlerin yürekleri bizim kadar uzun almıyordu bu dünyanın pis işlerini.
Geliyordunuz, kısacık bir yoldaşlıkla onca güzelliği ve sevginin en saf halini yaşatıp bizlere ve de çoğu zaman insanlığımızdan utandırarak bizleri gidiveriyordunuz!
* * *
Bekir Coşkun ile geçen yıl Cunda’da yaptığım röportaj geliyor aklıma.
Pako’dan, Paspas’tan yani Bekir Coşkun’un hayatına değmiş kediler ve köpekleri yad etmiştik!
Pako öldüğünde yazıyı ve gazeteciliği bırakmayı düşündüğünü ve de bir ay bunun için izin aldığını söylemişti.
O an aslında bende bir gariplik olmadığını anlamıştım mutluluk çanı kuyruğu olan kızım, ortak olduğunuz o denli yaşanmışlık var ki bazen yokluğunuz yazıdan bile vazgeçmeyi gerektirebilir bunu anladım…
* * *
Canım kızım, ne arabamız ne paramız var ne de bu yaşam ortağının bir ehliyeti. Otobüsler de almıyor bizi, seni kafesin içinde bagaja koymaya kalkıyorlar.
Şimdi yasal olarak bir mücadeleye başlayacağız, seni ve tüm sahipli kedi ve köpekleri sağlık karnen olmasına rağmen bagaja atmaya kalkan bütün otobüs firmalarını şikayet edeceğiz, çünkü 5199 Sayılı Kanunun 6. Maddesi gereği senin de seyahat hakkın var! Sizin haklarınız için her alanda mücadeleye devam can kızım!
Bu kanunu yaşamın her alanına yaydırabilirsek ne sen şu an benden ayrı kalacaksın ne de ben! Ne de pek çok türdeşin katledilecek ya da zulüm görecek! Bizim duyarlılığımızı arttırdığınız bizi daha da insan yaptığınız için nasıl ödenir ki bu emek!!!
* * *
Canım kızım,
Senin yokluğun için bu denli hüzünlenirken şehrin dört bir yanından davullu zurnalı asker uğurlamalarının sesi geliyordu. İçinde hainliğin, içinde alçakça terörün olduğu bir ülkede eminim pek çok insana tuhaf gelecek bu satırlar, insanlar açken, insanlar ölürken bir kedi için bu satırları yazdığım için beni ayıplayanlar olacak belki.
Ama biliyorum ki bu ülkede sizlerden öğrenebilselerde saf ve katıksız, karşılıksız sevgiyi, vefayı o zaman ne hainlik kalırdı ne anlamsız pusular!
Bir kedi, bir köpek kadar içinde vefa taşısalardı insan öldürebilir miydi PKK’lılar? Ekmeğini yedikleri ülkeye ihanet edebilirler miydi?
Hiçbir hayvanseverden, evinde, yaşamında bir canlıyı ortak eden hiç kimseden kötülük görmedim ben!!!
Çünkü karşılıksız ve en saf hali ile sevmeyi bilir onlar!
* * *
Sevgili kızım;
Karşılamalarındaki heyecanınla sevginin dinamizmini öğrettin bana!
Kelimeler olmadan da dostluğun en anlamlısının kurulabileceğini öğrettin!
Karşılıksız sevmeyi öğrettin daha da insanlaştırdın beni, daha da güzelleştirdin!
Sevgiyi ifade etmek için beklememek gerektiğini, her karşılaşma ve her karşılamanın aslında bir şölen havası olduğunu öğrettin!
Sen şu kedi halinle neler öğrettin neler!
Mutluluk çanı idi kuyruğun, koskocoman iri mavi gözlerinle bir yaşamı bölüşmeyi öğrettin kızım…
Yokluğun yaşamıma kattıklarını fark ettirdi…
Ve şu körfezde gördüğüm hiçbir değerin de senin yokluğuna değmeyeceğini anlattı bana bu bir gecelik yokluğun bile…
Bu dünyaya dair hiçbir kaygı senin o bir anlık şölen havasındaki karşılamana değmezmiş kızım, yarın geliyorum yanına, bana şu anı yaşamayı öğretmişsin onu anladım bir de…
Ölüm gelene dek ayrılık yok kızım, yarın yanındayım…
Sevgiyi ertelememeyi ve de sevdiklerin için gerekirse her şeyden vazgeçmeyi öğrettiğin için teşekkürler…
Hayat berbat bir yer ve hiçbir sahtelik değmez bu saf sevgiden ödün vermeye…
Sevgili Zilli, asil kraliçem;
Bu satırları yokluğunun ilk akşamında yazıyorum. Meğer seninle askerliğimi yaptığım o beş ayın haricinde hiç ayrılmamışız. Meğer şu an oturduğum evde hiç sensiz uyumamışım.
* * *
Bu akşam işten çıktım. İlk önce merkezde turladım, eve gelesim yoktu. Bir iki yere uğradım, akşam çayı içtim. Değişik yerlerden arkadaşlar aradılar, sahil kenarlarının sahte ışıkları altında oturmaya çağırdılar. İlk an cazip geldi, gitsem dedim, gece çok geç dönüp, sonra hemen, hiç yokluğunu hissetmeden yatsam!!!
* * *
Sonra vazgeçtim!
Bu evdeki, Edremit’teki ilk yokluğunu yaşama cesaretini bulmam gerektiğini düşündüm!
Omuzlarımda üç ton yük varmış gibi ayaklarım geri gide gide geldim eve. Asansörü çağırdım, üçe bastım. Evde olsaydın yine yapardın, her gün onlarca kişinin girip çıktığı o apartmanda nasıl oluyor da benim asansöre bindiğimi anlayıp, daire kapısının önünde beni beklediğini hiç anlayamadım!
* * *
Ve kapı açıldı!
Yoktun koridorda, nerede yatarsan yat, uykunun neresinde olursan ol yatağından, uykundan ki belki en tatlı yerinde de olsan uykunun koşup geldiğin koridorda yoktun, yere şımarıkça serilmiyor, göbeğini yaymıyordun! Uykulu uykulu esnesende, yüzündeki hafif şımarık hafif muzip bir ifade ile peşim sıra dolanmıyordun!
Yoktun, ev sessiz, ev ıssız, ev demirden bir kutucuk gibiydi.
Demirden leblebi yutmuştum sanki, içime oturdu yokluğun o an!
* * *
Uykuya sığınmak en iyi kaçıştır böyle zamanlarda.
Uyumuşum, öylece, derinden değil tilki uykusu, vücudun ve yüreğin uyuşması, yaşamın halisinasyona dönme anı. Uyku ile uyanıklık arası acıdan kaçış, hayatın o anından kaçış!
Bazen işten çok yorgun döndüğümde böyle kıyafetli uyuklamalarıma nasıl da sinir olurdun, biraz kestirmeme izin verir sonra arıza çıkarır, kedi gibi değil, kurt gibi ulur bir şekilde beni uyandırırdın.
Baktın uyanmadım, üstüme uzun mesafeli zıplayışlarla bir şekilde uyandırırdın!
Ah kedi, bir insanın, bir insan yüreğinin senin şu kocaman yüreğinde taşıdığın sevgi ve vefayı taşıyamadığı için, kalplerimizde sizin, kedilerin, köpeklerin kadar büyük yerler olmadığı için duyduğum utancı anlatamam!!!
* * *
Çayın içinde eriyen şeker gibi nasılda karışmışsın hayatımın bütün anına kızım!
Ah kereta şimdiden seninle evin içinde deli gibi koşturup, kim kimi yakalarsa ceza olarak gıdıkla(n)mayı özledim!
Evimizin penceresinde tısladığın, meydan okuduğun o beyaz kedi ile terasta karşılaştığın anın gitmeyecek gözlerimden, nasıl da tırsmıştın bir iki tırmık attıktan sonra kaçışın ne şekerdi, seni gidi sınıfçı, elitist kedi, benim gibi devrimci bir adamın yanında bu steril yaşamına az bozulmuyor değilim!
Canım kızım; en güzel kahkahalarımın baş kahramanısın onu anladım! Durduk yerde başına ördüğün çoraplar, başını ısrarcı merakınla belaya sokuşların, elektirk süpürgesi ile arandaki o amansız savaş ve senin kabarmış tüylerinde hem korkup hem de cengaverliğine mok sürdürmeyişin, ah kızım ah özledim seni…
* * *
İlk hastalanışını hatırlıyorum da şimdi.
Gecenin bir vaktiydi, yabancı bir yerde hiç kimsesizliğin içinde bir büyük çaresizlik.
Gidecek arabamız da yoktu tanıdığımız doktor da!
Ah Mehmet Gezgin ah!
Sen o iğneleri yerken sanki ben ölüyordum, ben ağlama nöbetinde, sen kedi halinle mırıl mırıl saydırırken Mehmet Gezgin’e iğnelerin acısı ile ne de güzel demişti Mehmet Bey “Ben de senin…”
Hayata sen mi dönmüştün ben mi Mehmet Gezgin’in elleri ile. Hayatımda ilk kez bir Veteriner’den psikolojik destek almıştım sağolasın Mehmet Bey sağolasın, beslediğin sokak hayvanları ile, soğukkanlılığın, insanın içini rahatlatan özgüveninle nasıl unuturum o iyiliklerini.
Her canlı gibi ölümlüydün kızım ve üç gün işe gidemeyip ağlama nöbetlerine kapılsam da o zaman anladım!
Ne yazık ki sizlerin yürekleri bizim kadar uzun almıyordu bu dünyanın pis işlerini.
Geliyordunuz, kısacık bir yoldaşlıkla onca güzelliği ve sevginin en saf halini yaşatıp bizlere ve de çoğu zaman insanlığımızdan utandırarak bizleri gidiveriyordunuz!
* * *
Bekir Coşkun ile geçen yıl Cunda’da yaptığım röportaj geliyor aklıma.
Pako’dan, Paspas’tan yani Bekir Coşkun’un hayatına değmiş kediler ve köpekleri yad etmiştik!
Pako öldüğünde yazıyı ve gazeteciliği bırakmayı düşündüğünü ve de bir ay bunun için izin aldığını söylemişti.
O an aslında bende bir gariplik olmadığını anlamıştım mutluluk çanı kuyruğu olan kızım, ortak olduğunuz o denli yaşanmışlık var ki bazen yokluğunuz yazıdan bile vazgeçmeyi gerektirebilir bunu anladım…
* * *
Canım kızım, ne arabamız ne paramız var ne de bu yaşam ortağının bir ehliyeti. Otobüsler de almıyor bizi, seni kafesin içinde bagaja koymaya kalkıyorlar.
Şimdi yasal olarak bir mücadeleye başlayacağız, seni ve tüm sahipli kedi ve köpekleri sağlık karnen olmasına rağmen bagaja atmaya kalkan bütün otobüs firmalarını şikayet edeceğiz, çünkü 5199 Sayılı Kanunun 6. Maddesi gereği senin de seyahat hakkın var! Sizin haklarınız için her alanda mücadeleye devam can kızım!
Bu kanunu yaşamın her alanına yaydırabilirsek ne sen şu an benden ayrı kalacaksın ne de ben! Ne de pek çok türdeşin katledilecek ya da zulüm görecek! Bizim duyarlılığımızı arttırdığınız bizi daha da insan yaptığınız için nasıl ödenir ki bu emek!!!
* * *
Canım kızım,
Senin yokluğun için bu denli hüzünlenirken şehrin dört bir yanından davullu zurnalı asker uğurlamalarının sesi geliyordu. İçinde hainliğin, içinde alçakça terörün olduğu bir ülkede eminim pek çok insana tuhaf gelecek bu satırlar, insanlar açken, insanlar ölürken bir kedi için bu satırları yazdığım için beni ayıplayanlar olacak belki.
Ama biliyorum ki bu ülkede sizlerden öğrenebilselerde saf ve katıksız, karşılıksız sevgiyi, vefayı o zaman ne hainlik kalırdı ne anlamsız pusular!
Bir kedi, bir köpek kadar içinde vefa taşısalardı insan öldürebilir miydi PKK’lılar? Ekmeğini yedikleri ülkeye ihanet edebilirler miydi?
Hiçbir hayvanseverden, evinde, yaşamında bir canlıyı ortak eden hiç kimseden kötülük görmedim ben!!!
Çünkü karşılıksız ve en saf hali ile sevmeyi bilir onlar!
* * *
Sevgili kızım;
Karşılamalarındaki heyecanınla sevginin dinamizmini öğrettin bana!
Kelimeler olmadan da dostluğun en anlamlısının kurulabileceğini öğrettin!
Karşılıksız sevmeyi öğrettin daha da insanlaştırdın beni, daha da güzelleştirdin!
Sevgiyi ifade etmek için beklememek gerektiğini, her karşılaşma ve her karşılamanın aslında bir şölen havası olduğunu öğrettin!
Sen şu kedi halinle neler öğrettin neler!
Mutluluk çanı idi kuyruğun, koskocoman iri mavi gözlerinle bir yaşamı bölüşmeyi öğrettin kızım…
Yokluğun yaşamıma kattıklarını fark ettirdi…
Ve şu körfezde gördüğüm hiçbir değerin de senin yokluğuna değmeyeceğini anlattı bana bu bir gecelik yokluğun bile…
Bu dünyaya dair hiçbir kaygı senin o bir anlık şölen havasındaki karşılamana değmezmiş kızım, yarın geliyorum yanına, bana şu anı yaşamayı öğretmişsin onu anladım bir de…
Ölüm gelene dek ayrılık yok kızım, yarın yanındayım…
Sevgiyi ertelememeyi ve de sevdiklerin için gerekirse her şeyden vazgeçmeyi öğrettiğin için teşekkürler…
Hayat berbat bir yer ve hiçbir sahtelik değmez bu saf sevgiden ödün vermeye…




